Aramak istediğiniz ürünü yazın

BİR KIVRIMDAN ÖĞRENEBİLECEKLERİMİZ VE ERSA

Teması “miras” olan bu sayıya hayatını benim gibi ülkemizdeki maddi kültürün dokümantasyonuna adamış biri yazıyorsa, kültür kavramından bağımsız konuşması mümkün değil. Hele de konunun odağında, hem maddi hem de manevi kültür açısından ele alabileceğimiz Ersa varsa. İnternet sitesinde Ersa’nın özet olarak geçmişini, köşe taşı niteliğindeki adımlarla kronolojik dizinini okumak mümkün; bunları tekrar etmeyeceğim. Yazacaklarım ilgi alanımla bağlantılı gözlemlerim üzerine olacak. Bir başka deyişle bu yazı Ersa’nın tarihçesini ortaya koyma niyeti taşımıyor; niyet, maddi ve manevi kültür açısından birkaç saptama yapma denemesi olarak nitelenebilir ancak.

Yaşamlarımızın her anı yapılı çevre içindeki kimi mekanlarda, nesneler ve çeşitli araçlarla iç içe geçiyor. Kimse bu maddi varlıklardan bağımsız yaşamıyor. En basitinden, yatağımızda veya uyuyabileceğimiz düzenekler içinde yatıyor, duş alıyor, dişimizi fırçalıyor, giyiniyor, bir noktadan diğerine ulaşmaya, çalışmaya, dünyayla iletişim kurmaya çabalıyoruz. Bütün bunlar bir dizi nesne, araç ve altyapı vasıtasıyla, bazı mekanlar içinde yaşanıyor. Bu mekan ve araçların, ve bağlantılı altyapının tasarım ve üretimlerine yönelik olarak arka planını bir araştırmacı merakı ile incelemesek bile, onlarla ilgili çeşitli anlamlarda ilişki kuruyoruz. Bazen hayatımızı kolaylaştıracak ya da güzelleştirecek, bazen statümüzü ifade edecek, çoğu zaman da sadece işlevini yerine getirecek olması gibi nedenlerle onlara göbeğimizden bağlıyız, hemen hepsi bizim için yaşamsal önemde.


Tüm gününü ekran başında, masasında geçiren birini düşünelim bir an için. O masa nasıl bir mekanda, penceresi var mı, varsa ne görünüyor, içeriye gün ışığı ve taze hava giriyor mu, dışarısı gürültülü mü, ya içerisi, çalışmaya konsantre olunabiliyor mu? Masanın malzemesi ne, sıcak mı soğuk mu, rengi, diğer özellikleri, mesela yüksekliği ne, konforu nasıl? Nasıl bir sandalyede oturuyor, kolçaklı mı, yükselip alçalabiliyor mu, dönüyor mu, tekerlekli mi, tekerlekler su gibi mi akıyor, tekliyor mu? Belini nasıl hissediyor, ya da boynunu, sürekli bir yerleri mi ağrıyor, yoksa zamanın nasıl geçtiğini anlamadan mı çalışıyor? Peki aydınlatma? Renkleri doğru görebiliyor mu, ışık gözüne mi giriyor, yoksa gizli mi, ortam loş mu, aydınlık mı, duruma göre ayarlanabilir mi? Bütün bunlar, sözgelimi değişen iklim koşullarıyla veya kullanıcısının ruh haliyle şekillendirilebiliyor mu? Bu ortamda manevi açıdan önem taşıyan nesneler var mı? Mesela büyükbabadan kalma bir ahşap kutu; ya da kendi el emeğiyle yaptığı bir sandalye veya bir buluntu aksesuar?


Bu mekan ve nesneler, yüzyıllar boyunca verilen emeklerin birer neticesi olarak yaşamlarımızda. En yeni ve yenilikçi olanları dahi, uzun bir geçmişten geliyor; kullandığımız pek çok nesne ve içinde bulunduğumuz mekanlar kadim uygarlıkların aktarımları, bilimsel ve entelektüel birikimlerin yansıması sayesinde var veya yok. Bir sandalyenin kıvrımı hem estetik kaygılar hem de işlevsel, teknolojik ve malzemeye bağlı gerekçe ve iddialarla şekilleniyor. Bir kıvrımı, ondan altmış yıl önce yapılan ve ondan on yıl sonra yapılacaklarla aynı kefeye koyabilir miyiz? Bunu ancak neye baktığımızı biliyorsak anlayabiliriz. Bir kıvrımdan öğrenecek ne çok şey var! Arkaik bir işlev çoğu kez çetrefilli yollardan geçerek defalarca yeniden gündelik yaşamımızın parçası haline geliyor. Kullanıcı, tasarımcı, üretici ve araştırmacı olarak her birimiz onun var oluş serüvenine çeşitli düzeylerde katkılarda bulunuyoruz. Her katkı bu döngünün giderek daha sofistike hale gelmesine neden olabilir; özellikle de katkılar birbirini besler nitelikte gerçekleşiyorsa. Maddi kültür, işte bu katkı ve aktarımla ilgili bir kavram. Altmış yılı aşan geçmişiyle Ersa, aynı zamanda üçüncü kuşağı görebilmiş ve kurumsallaşmış bir aile şirketi. Kurumsallaşma da maddi kültür ile yakından ilgili bir kavram. Kanımca, her kurumsallaşma öyküsü, maddi kültür için farklı anlamlar ifade ediyor. Bu farklılıklar hem köklerle kurulan ilişkinin hem de bugünü var etme ve geleceği kurma hedeflerinin ilkeleriyle bağlantılı kuşkusuz. İsmi korumanın ötesinde, hatta ondan bağımsız olarak, bir varoluş ilkesinden; kendini ve bağlamını tanıma, anlama, besleme, güncelleme, geliştirme ve hem kendi yaşam sürecinde hem de gelecek nesiller için (öncelikle kurum dahilinde, ama en çok da kurum dışı için) üzerinde düşünülecek, çalışılacak, ilham alınacak, tartışılacak, geliştirilecek kaynaklar oluşturmak bakımından sırtlanılan mirası taşıma misyonundan söz ediyorum. Bu açıdan bakıldığında, Ersa’nın kendi yaşam sürecini, bu eksenleri besleyen bir düşünce yapısı içinde var ettiğini görmekteyiz.

SALT-Arastirma-Ferit-F-Sahenk-Salonu-Mart-2017-Fotograf-Mustafa-Hazneci (04)
SALTresearch_refikanadol_1201 (22)
SALTresearch_refikanadol_1201 (22)

Birkaç kişisel temas ve gözlemle devam etmek istiyorum. Ersa ile ilk (dolaylı) temasım, SALT’ın kurulma aşamasında olmuştu. SALT Galata’nın kalbine, kurumun en kamusal ve kanımca en değerli ögesini, bugünkü ismiyle SALT Araştırma’yı (kurumun kendi tanımıyla “görsel pratikler, yapılı çevre, sosyal yaşam ve ekonomik tarih konularının ağırlıkta olduğu ihtisas kütüphanesi ile fiziki ve dijital belge ve kaynaklardan oluşan arşivi”) yerleştirme düşüncesinin filizlendiği günler. Mimari olarak son derece etkili bir tarihsel binanın, tüm katlarından temas kurulan ortak hacmi içindeki “avlu”sunu yaşatacak bu işlev, kurumun özellikle mimarlık ve tasarım arşivini besleyen, çoğaltan bir tasarım kurgusu içinde yapılandırılıyordu. Tüm binanın yeniden işlevlendirme işini üstlenen grubun (Mimarlar ve Han Tümertekin) yanı sıra, kimi mekanlar farklı tasarım grupları tarafından ele alınmıştı. Binanın kalbi olarak niteleyebileceğimiz bu mekanı çalışan kentsel tasarım ve mimarlık bürosu ŞANALarc, yeni işlevine uygun tasarlama nosyonunu çok katmanlı olarak ele almış, tasarım ve üretim sürecine yeni işbirliklerini davet etmişti. Sadi Öziş tarafından 1960’larda tasarlanıp prototip üretimi yapılan ancak üretime geçmeyen “Rumi” isimli oturma elemanı, oğlu Neptün Öziş tarafından güncel malzemelerle geliştirilmiş ve SALT Araştırma’da kullanıma sunulmuştu. “Flying Rumi” adını taşıyan bu yeni edisyon hem karre design’ın koleksiyonuna hem de ilerleyen yıllarda Sadi Öziş’in iki diğer tasarımıyla birlikte Walter Knoll’un koleksiyonuna girecek (2015), Knoll’un Türkiye distribütörü Mozaik Design’ın İstanbul Ortaköy’deki mekanlarında düzenlenen bir etkinlikle bu tasarımların tanıtımı yapılacaktı. Düzenlediği ve yanlış hatırlamıyorsam sınırlı bir davetli grubuna açık bir başka etkinlikte Mozaik, modern mobilya klasikleri arasına girmiş tasarımların güncellenmesi konusundaki incelikleri örnekleyerek tartışmaya açan bir uzman sunumunun gerçekleşmesine önayak olmuştu. Buradan tasarımın güncellenmesi konusunda birkaç noktaya daha sıçramak istiyorum. Bugün örneğin Eames’lerin 1958 tarihli Lounge Chair ünitesinin nasıl güncellendiği Vitra’nın internet sitesinden kaba hatlarıyla da olsa takip edebiliyoruz. Kimi başka uzmanların, özgün yapıtların konservasyon ve restorasyonu üzerinde çalıştığını görüyor, süreçlerin ne tür hassasiyetlerle yürütüldüğünü, kuramsal ve pratik bilgilerin neler olduğunu kavramaya yardımcı olacak verilere ulaşabiliyoruz. Tüm bunlar, bir birikime sahip olmak ve o birikimin paylaşılmasıyla mümkün olabiliyor.


Başlangıç noktasına geri dönecek olursak, SALT Araştırma için ŞANALarc ve Ersa “Lin” adını taşıyan bir raf sistemi tasarladılar. İlerleyen yıllarda bu tasarım, yine SALT Galata’da, SALT Araştırma koleksiyonlarından yararlanmak isteyen araştırmacılara kayıt sistemiyle hizmet veren Ferit F. Şahenk Salonu’nda da can buldu. Ersa’nın bu oluşumdaki rolünü salt raf sistemi tedarik eden bir üretici olarak görmek doğru olmaz; Ersa, bu mekan için koyduğu katkı dahil, ülkemizde katman katman gelişmekte olan tasarım kültürünün hem üretimleriyle aktörlerinden hem de tasarım-üretim pratiklerinin belgelenmesi süreçlerinin destekleyicilerinden olmuştur. Daha sonraki yıllarda Ersa, Studio-X Istanbul’daki X-Reads kütüphanesi için de katkı verecek, ayrıca Türkiye’deki tasarım kronolojisinin çıkarılması yönünde üretilen çabaların da samimi destekçisi olacaktı: 3. İstanbul Tasarım Bienali kapsamında başlayan ve bir grup araştırmacı tarafından (kendine “Merak Kabinesi” adını vermişti) geliştirilen çalışma sonucunda 13 föy ortaya çıkmıştı. Bu föyler, Türkiye’nin son 200 yılda, tasarımın farklı alanlarında yaşanan ve eşik niteliği taşıyan aşamalarını kayda geçmeyi deniyordu. Hedef, bu dökümleri bir başlangıç noktası olarak ele alacak bir tasarım antolojisi çalışmasına başlayabilmekti. Ersa, çalışma toplantılarına katılarak kendi katkılarının ne olabileceği konusunda çeşitli düşünceler üretti. Katkıda bulunma niyetinin temelinde, zanaattan köklenen mobilya üretiminin, bizzat o kökten doğan bir kurum olarak, geçirdiği aşamaların dokümantasyonuna katkıda bulunmaktı. Bu çerçevede Ersa aynı zamanda, mobilyanın 20. yüzyıl Türkiye’sindeki tarihini dokümante etme projesi olarak niteleyebileceğimiz Datumm’a da (Dokümantasyon ve Arşivleme: Türkiye’de Modern Mobilya) destek vermekteydi. Studio-X Istanbul’da gerçekleşen ve Meraklısına Tasarım Tarihimiz: Kütüphane Buluşmaları adı verilen konuşma dizisi kronoloji denemesi çalışmalarının devamı niteliğindeydi. Ersa, bu buluşmaları desteklemekle kalmadı, araştırmaların önemli çıkmazlarından biri olarak gördüğümüz kurumsal tarih yazınındaki eksiklik konusunda saygıdeğer bir adım atarak dizinin dördüncü buluşmasının gerçekleşmesini sağladı: “Mobilyada Bir Kurumsallaşma Öyküsü: Ersa” adını taşıyan ve üç oturum halinde düzenlenen bu buluşma hem Ersa’nın hem de sektörün gelişiminden kesitler sunacak şekilde, bugünden geriye giden bir kronolojik dizilim içinde kurgulanmıştı.


Özetle bu buluşmaya da değinmek istiyorum. İlk oturum, Ersa’nın Altunizade yerleşkesinin (2016) düşünsel ve mekansal tasarımı üzerine bir anlatı içeriyordu. Bu mekanın da tasarımcısı olan ŞANALarc’ın da katılımıyla Ersa’nın, odağına tasarımı ve mimar, tasarımcı ve sanatçıları alan “fikirler evi” (Ideas House) düşüncesinin nasıl geliştiği, nasıl mekansallaştığı ve tasarım kültürüne verdikleri katkıyı çoğaltmak için nasıl programlandığı aktarıldı. Bu oturum, 2010 yılında Ersa’nın İstanbul Terrace Fulya’daki teşhir alanı için mekansal bir kurgu oluşturma işleviyle geliştirilen “Box in a Box Idea” girişiminin düşünsel öyküsü, Ece Yalım Design Studio ile uzun sürecek işbirliği için atılan ilk adımların anlatısıyla birleşerek devam etti. Böylece merkezi Ankara’da olan Ersa’nın, farklı aktörlerin katkısına açık bir yapıda, İstanbul’daki köklenişi ortaya konuluyordu. Takip eden oturumda, Kelebek Mobilya sürecinden kesitler sunarak modüler mobilya konusunu tartışmaya açan yüksek mühendis Ercan Sayarı’nın ve eğitim süreci ile standart ve normlardaki gelişmeleri aktaran teknik öğretmen ve eğitimci Fikret Umudum’un anlatılarıyla sektöre daha geniş bir alandan bakma fırsatı doğdu. Son oturumda ise, Ersa’nın kurucusu rahmetli Metin Ata’nın kurumun başlangıç öyküsünü ve ilkelerini anlattığı 2011 tarihli videoyu takiben kurumun ikinci kuşak yöneticileri Erol Ata ve Ercan Ata ile üçüncü kuşak yöneticisi Yalçın Ata, zanaattan endüstrileşmeye giden yoldaki süreçlerinden söz ederek anlatıyı geliştiren katkılar verdiler. Yazı boyunca en az Ersa kadar farklı kurum, kişi, tasarım, üretim ve yapılanmaları konu edinmekteki niyetimin anlaşılır olduğuna inanmak istiyorum. Bu kişisel bellek haritasını paylaşmaktaki niyetim, maddi ve manevi kültürde hepimizin payı olduğunu, her katkının onun tekil özelliklerinin ve bağlamlarının ötesine geçerek birbirini etkilediğini, bu etkilerin ancak dokümante edilip paylaşıldıkça güçlendiğini vurgulamak. Bu bağlamda, nitelikli ürünleriyle tanıdığımız Ersa’nın aynı zamanda kendi kökleri ve gelişim süreciyle kurduğu ilişkiyi belgelemesini, dokümante etmesini, paylaşmasını ve başka aktörleri de katarak tartışmaya açmasını sadece kurumun gelişmesi açısından değil, tasarım kültürünün gelişmesi açısından da okumak ve değerini teslim etmek gerekiyor. Kuşkusuz bu değer, Ersa’nın sahip olduğu mirası salt ailevi değil, bir kültürel miras olarak değerlendirmesinden kaynaklanıyor.


EROL ATA'NIN SAAT ODASI AKINERİ NEFESLİ SAZLAR